Öykü

Rüya

Yorucu bir günün ardından işten çıkmış hızlı adamlarla toplantının yapılacağı kültür merkezine doğru ilerliyordum. Daha doğrusu ilerlemeye çalışıyordum. Osmanbey’in kalabalık caddesinde mağaza vitrinlerine bakan kalabalıktan ilerlemek oldukça zordu. Hava da inadına sıcak… O koşturmaca da telefonuma birkaç mesaj geldiğini duymuş ama bakma fırsatını bulamamıştım. Salona girdim ve hızla arkadaşlarımın bana ayırdıkları koltuğa doğru yöneldim.

Yürürken sıcaktan terlemiş ve nefes nefese kalmıştım. Alışkanlıktan telefonumu elime aldım ve sessini kapattım. Tek düşündüğüm biraz dinlenmek ve toplantıya odaklanmak olduğundan gelen mesajlara bile bakmamıştım. Bir süre sonra toplantıda açıklamalar yapan avukatın konuşmasından da sıkıldım. Telefonumu elime aldım ve mesajları açtım.

Onun adını karşımda görünce önce bir şok yaşadım. İlk tepkim yanımda oturan arkadaşıma telefonu göstermek oldu. İkimizde uzun süre sustuk.

Aradan onca zaman geçmiş, ben onun güvenini tekrar kazanabilmek ve onu görebilmek için akla hayale gelmeyecek bir sürü cambazlıklar yapmıştım. Ve ne denediysem başarısız olmuştum. En son üç yıl önce görüşmeye başlayıp aradan geçen kısa sürede tekrar iletişimi koparttıktan sonra hayatım alt üst olmuş, tekrar eski halime dönmem uzun zaman almıştı. Kendisini boşlukta hissedince beni tekrar arayıp görüşen oydu. Ve yine bana bütün iletişim kanallarını kapatan ve şimdi de hayatıma tekrar giren de oydu… Bana kalan ise sadece mesajlarına cevap vermekti. Sanırım bu şaşkınlıktan kurtulmamı sağlayan arkadaşımın sorusu oldu:

“-Cevap verecek misin?”

Elbette ki verecektim. Başka ne yapabilirdim ki? Onu delicesine özleyen ama o istemedikçe görüşemeyen bendim. Kısa hal hatır sormalarına cevap verdikten sonra bende aynı soruları ona sordum. Ailesi nasıldı? Hayat nasıl gidiyordu? Uzun uzun da anlattı. Akşam geç saatlere kadar süren konuşmamız da işyeri, ailesi, çizdiği resimler vb. birçok şeyden haberdar olmuştum. O gece görüşürüz dedi ve uyudu. Açıkçası görüşeceğimizden hiç de emin değildim. Ama ertesi sabahta yine bir “günaydın” mesajı ile uyandım. Yanımda birisi olsa eminim mesajı gördükten sonraki halime gülerdi. O gün de yine günlük mesajlaşmalarla geçti.

Akşam arayıp konuştuğumda kalbim yerimden çıkacak gibiydi. Yavaş yavaş günlük sıradan konuşmalardan sonra esas konuşmamız gerekenlere sıra gelmişti. Aniden sordu:

“-Seni neden aradığımı sormayacak mısın?”

Nasıl sorabilirdim ki? Benim için o kadar uzun ve zor geçen zamanlar boyunca duymadığım sesini duyuyordum. Ve o an sadece onunla ilgileniyordum. Sorusunun cevabını da kendisi verdi. Dediklerini tam olarak aklımda değiller bugün ama kısa özeti şuydu: “artık eski bıraktığımız insanlar değiliz, belki birbirimizi yeniden tanıyabilir, bir şans daha verebiliriz. Bizden bir şey olur ya da olmaz ama ben artık başımı başkasının omzuna koyduğumda huzur bu değil diyerek senin omzunu düşünmek istemiyorum.”

Bu kadar ileri gidebileceğini asla düşünmemiştim. Onu onaylayan birkaç cümle söylemiş olmalıyım sadece. O gece biraz daha sohbet ettikten sonra telefonu kapattık.

Daha sonraki birkaç gün sabah günaydınlar, öğlen yediğimiz yemekler, işyerinde işlerin durumu gibi hayatımızdaki her şeyi paylaşarak geçti. Gönderdiği birkaç resim sayesinde o anlattıkça o an ki yüz ifadesini, hareketlerini yani her şeyi hayal edebiliyordum.

Bir süre böyle sohbet ettikten sonra ikimizde artık görüşmemiz gerektiğini düşünüyor olmalıydık ki, ona yanına gitmeyi teklif ettiğimde o da aynı şeyi düşündüğünü söyledi. Ama benim daha da iyi bir teklifim vardı. Hafta sonu harika bir festival vardı ve ailesinin de evde olmadığını bildiğimden festivale gelmesini teklif ettim. Açık söylemem gerekirse geleceğini de asla düşünmüyordum. Gelse bile yıllar sonra aynı evde birlikte olma, sohbet etme fikri heyecan vericiydi.  Ama kısa bir süre sonra tamam dedi. Gelecekti! O akşam hemen plan yaptık, biletini aldık. Neredeyse bir gün sonra artık görüşecektik. O bir günün nasıl geçtiğini gerçekten bilmiyorum. Tek hatırladığım o geleceği için evi bir güzel temizlemiştim ve o gece uzun süre uyuyamamıştım.

Sabah oldukça erken bir saatte kalktım. Duş aldım. Eve son bir kez göz gezdirip otogara doğru yol aldım. Bu arada uyandığımdan beri de yol boyunca mesajlaşmaya devam ediyorduk. Tabii ki heyecandan otogara yarım saat kadar erken gittim. Benim erkenden otogarda olmama bir de onun geldiği yoldaki trafik eklenince epeyce bekledim. Beklerken bir aşağı bir yukarı yürüyüp durdum. Derken onu taşıyan otobüs otogara girip köşeyi dönerek yolcu indirme peronuna girmeden tam karşımda durdu.

Derin bir nefes aldım ve otobüse doğru ilerledim. Tam otobüsün yanına gelmiştim ki, yıllardır her gözünü kapadığımda gözümün önüne gelen gözleri, her zaman güleç yüzü ve ilk defa gördüğüm simsiyah uzun saçlarıyla karşımdaydı. Onu en son gördüğümden beri en çok değişen şey saçlarıydı. Ve o güzelim saçlar belki de onun benden ya da hayattan intikam alma şekliydi. Çünkü yaklaşık üç yıllık ilişkimizde hep onun uzun saçlı olmasını istemiştim. O ise bunu bildiğinden hep saçlarını kısacık kestirirdi. İşte belki onu görmediğim uzun zaman boyunca bu şekilde benden intikam alıyordu. İlk şoku atlattıktan sonra daha önceden planladığımız gibi Taksim’in yolunu tuttuk.

Her zaman gidip kitap okuduğum, Galatasaray Lisesi’nin bahçesinden sarkan sarmaşıkları seyrettiğim Kafe Kafka’da kısa bir süre dinlendikten sonra Taksim’de mağazaları gezmeye başladık. Bu arada söylemem gerekir ki, hayatında alışveriş yapmaktan nefret eden ben onunla mağazaları gezerken adeta kendimden geçiyordum. O gün de aynısı oldu. Keyifle bütün mağazaları gezdik. O değişen zevkine göre birkaç eşya denedi ben fikrimi söyledim. Çok güzel bir trençkot beğendi üzerinde parası olmadığından almadı. Ben alayım verirsin dediğimde de ikna edemedim. Her şey sanki yıllar öncesindeki gibiydi. Sanki hiç ayrılmamış, uzun zamandan sonra buluşmuş (ayrı şehirlerde yaşadığımızdan hep uzun zaman olurdu görüşmelerimizin arasında), geziyorduk. Bayağı mağaza ve pasaj gezmiş olmalıydık ki, festival saatinin gelmekte olduğunu fark ederek yola çıktık.

Uzun sayılabilecek bir yolculuktan sonra Bahçeköy’deki festival alanına girdik. Alanda tanıdığım ve daha önceden alanda görüşmek üzere söz verdiğim birçok insan olmasına rağmen konser alanını şöyle bir gezerek sahne önünde yerimizi aldık. Ardından birlikte söylenen şarkılara eşlik ettik, gülüştük, bakıştık. Belki farkındaydı belki değildi ama onun bana bakmadığı anlarda onu izliyordum. Çünkü yılların hasretini bir çırpıda kapatmak gibi bir derdim vardı. Yarın sabahtan sonra bir daha onu göremeyebilirdim. Sabah erken saatlerde yola çıktığından yorulmuş olmalıydı ki konser bitmeden alandan çıkmayı teklif etti. Öyle de yaptık.

Önce bir otobüs ile Tarabya’ya geçtik. Ardından da motor ile Beykoz’a. Çocuklar gibi şendi. Motorun kıç tarafına oturmuş beni benden alan saçlarını uçuşturarak denizi izliyordu sanki ilk defa denizi gören bir çocuk gibi. Ben de onu. O kadar zaman geçmesine rağmen hala onu tanıyordum. Düşünüyordu ve mutluydu. Bana döndüğünde eğer çok yorgunsa motordan indikten sonra bir taksiye binebileceğimizi söyledim. Yürümek istedi. Yürüdük, sohbet ettik, dondurma yedik ve Beykoz Çayırı’ndaki ağaçların altında ne kadar da ufak olduğumuzu hissettik.

Eve varmamız yaklaşık yarım saat sürdü. Bahçeye girerken ve kapıyı açarken garip duygular içindeydim. Eve girdik. Elini yüzünü yıkadı ve kendi evindeymiş gibi kendini tek odalı evimin tek koltuğuna bıraktı. Cidden çok yorulmuştu. İsterse bir şeyler içebileceğimizi söyledim. Bir şey istemedi. Biraz evi inceledi. Sohbet ettik. Ardından yatması için ona odamı verdim. İstemedi. Salonda yatabileceğini söyledi. Kabul etmedim. Salonda yatmak üzere eşyalarımı alıp odamı ona verdim. Ama o hala o ufak koltukta yatılamayacağını söylüyordu. En sonunda beraber uyuma konusunda anlaştık. Duşumu alıp yatağın köşesine usulca sokuldum. Bir yandan onunla aynı yatakta olmanın heyecanı vardı diğer taraftan da bir dokunuşla onu rahatsız etmenin korkusuyla.

Kısa süre sonra uykuya daldı. Ben ise sırtüstü yatmış onun düzenli soluk alış verişlerini dinliyor ve her ne kadar uzak olsam da asla unutmadığım kokusunu içime çekiyordum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, en sonunda ben de dalmışım.

Sabah ikimizde erkenden uyandık. Ben uyanır uyanmaz onun yanında gözlerimi açmanın şokuyla ne yapacağımı şaşırmış uyku mahmuru yüzünü seyrediyordum. Gözleri, bir bebek gibi mahzunluğu, dudakları ve benim çok sevdiğim burnu hemen yanı başımdaydı. Ellerimi usulca yanaklarına götürdüm ve tanıdığım bebek gibi yumuşak tenine dokundum. Ardından da korkarak saçlarına…

Korktuğum tepkiyi vermedi. Sohbet etmeye devam ettik. Bir süre sonra benim utangaç dokunuşlarım belki de komiğine gittiğinden ve beni tanıdığından saçlarını açtı. “Rahat rahat oyna şimdi.” dedi. Ben de öyle yaptım. Usulca kırmaya korkarak ellerimi saçlarında gezdirdim. Bu süre boyunca sanki dünya durmuştu, aklım başımda değildi. Sarhoş gibi kalktım yataktan. Erken çıkacaktık evden. Hazırlandık.

Evden çıkıp onun çok sevdiği kürt böreği yemek için Kadiköy’e gittik. Böreklerimizi yedik ve biraz dolaştık. Artık ayrılık vakti gelmişti. Otobüse bindi ve gitti.

O ve ertesi günler de sohbetlerimiz devam etti. Hatta bir gün sonra “bana o trençkotu alır mısın?” diye sorduğunda dünyanın en mutlu insanı oldum. Birkaç gün sonra Taksim’deki o mağazaya gidip aldım ve kargo ile gönderdim.

Günler geçiyordu, biz sohbet etmeye, birbirimizin gün içinde yaptıklarını merak etmeye ve bunları konuşmaya devam ediyorduk. Yaklaşık bir hafta sonra konuşmaların mesajların arası açılmaya benimle konuşurken ses tonu değişmeye başladı. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Her ne kadar kendimi olası en kötü sonuca hazırlamaya çalışsam da olmuyordu. Birkaç gün sonra bir ay sonra vereceğini söylemesine (bu şartla aldırmıştı trençkotu bana) rağmen ısrarla banka hesap numaramı istedi ve treçkotun parasını yatırdı hesabıma.

O günün akşamı da beni aradı. Dışardaydım. Eve geçince aramamı istedi. Son birkaç gündür yaşanan soğukluk beni de germişti ve hiçbir yere sığamaz olmuştum. O yüzden hava almak için önce annemlerin bahçesine, orası da kesmeyince Beylerbeyi’nde bir kafeye atmıştım kendimi. Aradığında da köprünün ışıklarını izlerken çayımı yudumluyordum.

Çayımı bitirdikten sonra kalktım ve onu aramak için eve geçtim. Ama bu sefer zaman kazanmak için eve otobüs durağından eve ağır adamlarla yürüdüm. Eve girdim. Elimi ve yüzümü de ağır ağır yıkadım. Ardından aynanın karşısında kendime uzun uzun baktım ve nihayet telefonu elime aldım.

Geç saat olmasına rağmen aramamı bekliyordu. Telefonu açar açmaz kısaca ne yaptığımı sorduktan sonra anlatmaya başladı. Olmadığını, benim zamanımı çalmak istemediğini, bir daha birbirimizin hayatına girmememiz gerektiğini bir çırpıda söyledi. Neyin, neden olmadığını sormama rağmen mantıklı hiçbir cevap de vermedi ve açıklamalarını bitirip telefonu kapadı. Ne de olsa hayatıma kendi girmişti. Nasıl kendi kararıyla girdiyse de çıkması da yine onun kararı olacaktı.

Telefonu kapattığımda kendimi evimin tek odasının ortasında ayakta dikilir halde buldum. Birkaç dakika sonra kendime geldim. Banyoya gidip tekrar yüzümü yıkadım ve ardından üstümü değiştirdim. Sonra yine salona girdim. Yapacak bir şeyler arandım. Yoktu. Boğazıma kocaman bir yumru oturmuştu. Odanın ışıklarını kapattım yatak odama geçtim. Yatağa uzandım. Bir süre boş boş tavanı seyrettim. Ardından kararımı verdim ve ışığı kapattım.

Ne de olsa rüya bitmişti ve sonsuz bir uyku beni bekliyordu…

Yayınlayan Bahadır Eren

Her ne kadar bir yazılımcı olsam da, edebiyatı, sporu ve politikayı seviyorum... Elimden geldikçe vakit yaratıp okumaya ve okuduklarım hakkında bir plan dahilinde yazmaya çabalıyorum... Yazmaya çalışıyorum diyorum, çünkü, 'yazıyorum' kelimesinin çok basit bir şekilde kullanılabileceğine inanmıyorum... Umarım keyifle okur, fikirlerinizi benimle paylaşırsınız...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir