Öykü

Ümran

Nihayet mesai saati bitmişti. Oturduğum bilgisayarın başından ağır ağır kalktım. Sanki sırtımda tonlarca yük taşımıştım. Belim, omzum ve sırtım o kadar ağrıyordu. Rahatlamak umuduyla gerindim. Yavaş yavaş tuvaletin yolunu tuttum. Elimi, yüzümü yıkamak için aynanın karşına geçtiğimde gözlerimin bütün gün ve bütün hafta bilgisayara bakmaktan kızarmış ve gözaltlarımın da morarmış olduğunu fark ettim. Ama şimdi hiç bunlara takılıp kalamazdım. Ne de olsa Cuma akşamıydı ve ben her Cuma yaptığım gibi eve gidip güzel bir yemek yiyecek, ardından seçtiğim alkolü içerken müzik dinleyecek ve bu sefer kendim için boş boş internette gezinecektim.

Elimi, yüzümü yıkayıp biraz kendime gelir gibi oldum. Bu sefer hızlıca masamın başına döndüm. Bilgisayarımı kapattım ve çantama atacağım birkaç parça eşyamı toplayıp ofisten çıktım. Çıkar çıkmaz da pişman oldum. Güneşin bütün kavurucu sıcağı beton yığını kentin asfaltlarından ve binalarından yansıyarak üzerime vurdu. Derin bir of çektim. Yapabileceğim bir şey yoktu. Markete kadar sabredecek, oradan eve geçip bir güzel duş alacak ve klimalı salonumda bu işkenceden uzak dinlenecektim. Öyle de yaptım. İşyerimin yakınındaki markete girip akşam yemeği için aperatif birkaç şey aldıktan sonra bu gece şarap içmeye karar verdim ve bir şişe de şarap aldım. Kasada ödemeyi yaptıktan sonra marketin önünden otobüse binip evin yolunu tuttum.

Evin kapısını açar açmaz yine sıcak hava yüzüme çarptı. Hemen camları kapadım ve klimayı açtım. Marketten aldıklarımı buzdolabına yerleştirip hızlıca banyonun yolunu tuttum. Soğuk su ile aldığım duştan sonra bir saat önceki yorgunluğumdan eser kalmamıştı. Bu keyifli durumu bir de kendimi salondaki koltuğa atarak taçlandırdım. Yarım saat kadar boş boş uzandıktan sonra üstümü giyerek akşam yemeğimi hazırlamaya koyuldum.

Her akşam yaptığım gibi yemek hazırlamaya gitmeden haberleri seyretmek için televizyonu açtım. Televizyonu açtığımda muhtemelen programın ortasında açtığımdan dolayı anlamadığım bir sohbet vardı. Hızla kendime bir makarna suyu koydum ve aldığım aperatifleri hazırlamak için dolaptan çıkarttım. Yaklaşık 25 dakika sonra yemeklerim hazırdı. Keyifle televizyonun karşısına kurdum masayı. Tabii ki de yemeğimin yanına da bir kadeh şarap doldurdum.

Ben bunları yaparken akşam haberleri de başlamıştı. Spiker Suriye’de yaşanan iç savaş ile ilgili bir haber sunuyordu. Haberde Halep’teki bombalamadan bahsediyordu ki ekrana bir çocuk görüntüsü geldi. Çocuk bir ambulansta koltuğa oturtulmuştu. Bütün vücudu toz içerisindeydi. O gri toz bulutunda fark edilen tek şey çocuğun kocaman açılan gözbebekleri ve başından akan kandı. Elini usulca kanayan başına götürdü. Eli de kan oldu. Önce şaşırdı ardından elini ambulansın koltuğuna silmeye çalıştı. Tüm bunları yaparken ilginç bir şekilde ağlamıyordu da. Muhtemelen şoktaydı!

Ben de televizyon karşısında şok olmuştum gördüğüm görüntülerden. Spiker başka bir habere geçmişti ama benim gözümün önünden o çocuğun yüzü gitmemişti. Uzun süre boş boş televizyon ekranına bakakaldım. Doğal olarak iştahım da kaçmıştı ve yemek önümde duruyordu. Bardağımdaki şarabı bir dikişte içtikten sonra masayı topladım. Bardağımı tekrar şarap doldurdum ve koltuğa geçtim. Başka şeyler düşünmeye çalışıyordum ama ekranda gördüğüm o görüntülerin etkisinden kurtulamamıştım hala. Televizyonun kumandasına uzandım. Bir müzik kanalı açtım. Amacım biraz müzik dinleyerek kendime gelmekti; ama olmadı. Huzursuzca tekrar yerimden kalktım. Biten bardağıma tekrardan şarap doldurdum. Yerime geri dönerken de bilgisayarımı aldım.

Bilgisayarımı hemen koltuğun yanındaki sehpaya yerleştirdim ve açtım. Kafam hala haberde gördüğüm çocuktaydı. Ve günümüz insanlarının birçoğunda olduğu gibi ben de merakıma yenildim. Çocuğun hikayesini merak ediyordum. Hızla arama motorunu açarak “Savaşın simgesi Suriyeli çocuk” yazdım. Sanırım bu tabiri televizyondaki spiker kullanmıştı ve şu anda yaptığım iş de bir meslek hastalığıydı. Her bilgisayarcı gibi merak ettiğimiz her şeyi arama motoruna yazarak en ince ayrıntısına kadar araştırmalıydık. Yoksa gece başımızı yastığımıza koyduğumuzda aklımıza takılan o soru bizi deli eder belki yatağımızdan bile kalkmamıza sebep olurdu.

Enter tuşuna basmamla çocuk hakkında yüzlerce haber önüme serildi. Önce görsellere tıkladım ve görselleri inceledim. Hemen çözünürlüğü yüksek bir fotoğrafı bilgisayarıma kaydettim. Ardından da hipnotize edilmiş gibi çocuk ile ilgili haberleri okumaya devam ettim.

Haberde izlediğim ve bilgisayarda karşımda duran o çocuğun adı Ümran’dı ve beş yaşındaydı. Halep’te rejim güçleri ile muhalifler arasında süren şiddetli çatışmaların ortasında yaşadığı evin bir hava saldırısı ile vurulmasının ardından enkaz altından çıkarılmıştı. Ambulansta ilk müdahalesi yapılmış ve sağlık görevlileri diğer yaralılara müdahale ederken o ambulansta resimde gördüğüm şekilde beklemişti.

Artık haberleri geçmiş haberlerin altındaki yorumları okumaya devam ediyordum. Haberlerin altında onlarca insan sahte bir üzüntü belirtmenin ardından Suriye’deki savaşta kimin haklı ve kimin kazanması gerektiğine dair tartışmalardan başlayıp, mezhep kavgasına kadar işi vardırıyorlardı. Tartışanlardan bir kısmı savaştan Esad’ı ve Rusya’yı sorumlu tutarken diğer bir kesim ise inatla yaşananlardan ABD’yi ve onun desteklediği muhalifleri sorumlu tutuyordu. İnsanların tartışma tarzı o kadar tehlikeli ve yapıcı olmaktan uzaktaydı ki, sanki şu anda bu insanların elinde olsa ve karşı karşıya gelseler birbirlerini öldürebilecek durumdaydılar. Herkes fotoğraftaki Ümran’ı ve onu bu hale getiren kâr savaşını unutmuş klavyelerin başında bir başka savaşa tutuşmuştu.

Hızımı alamadım biraz da bu haberin sosyal medyadaki yansımalarına bakmak için sosyal medya ağlarına girdim. Tahmin edersiniz ki, neredeyse herkes aynı fotoğrafı paylaşmış ve yanına bir ağlayan surat ifadesi koymuştu. Sosyal medyada da durum farklı değildi. Orada da savaşın yıkımından ve masum insanlara verdiği zararlardan bahseden kişi sayısı bir elin parmakları kadar değildi. İnsanlar orada da birbirleriyle kavga ediyorlardı. Dahası, uzunca bir süredir savaş mağduru Suriyeli mültecilerin kabul edilmesine lanetler yağdıran, Suriyelileri aşağılayan birçok kişi Ümran’ın o fotoğrafları üzerinden duygu patlaması yaşıyorlar ve üzüntülerini dile getiriyorlardı. Ve muhtemelen yarın sabahta kaldıkları yerden Suriyeli mültecilere hakaretler yağdırmaya devam edeceklerdi.

Bütün gece o haberleri okudukça iyice sinirlenmiştim. Haberlerin altındaki yorumlardan ve içtiğim şaraptan olsa gerek midem bulanıyordu. Başımda hafiften dönmeye başlamıştı. Ümran’ın fotoğrafı karşımda duruyordu. Başımı koltuğun kenarına yasladım ve fotoğrafa bakmaya devam ettim.

Ne kadar zaman geçmiş bilmiyorum. Gördüğüm saçma sapan bir rüya ile yerimden fırladım. Rüyamda renk renk milyonlarca siyah ve gri piksel hızla bir araya geliyordu. Beynimin arkasında da kavgalar, gürültüler. Hızla bir araya gelen siyah ve gri pikseller yavaş yavaş bir şekil oluşturmaya başladılar. Ve birden Ümran’ın yüzünü gördüm karşımda rüyamda. O anda yerimden sıçramışım işte.

Uyanıp ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra etrafa bakındım. Gözüme ilk çarpan karşımdaki fotoğraf oldu. Yavaşça doğruldum. Bilgisayara baktım. Fotoğrafın altındaki yorumlar, daha doğrusu kavga binlerce yorum sayısına ulaşmıştı. İnsanlar klavyelerinin başında sözde Ümran’a üzülürlerken ve hala savaşan tarafları aklamaya çalışırlarken, dünyanın birçok farklı noktasında hiçbir suçu olmayan masum sivil insanlar bir avuç egemenin bitmek bilmeyen kâr hırsı yüzünden ölmeye devam ediyordu.

 

Kayıp Rıhtım’ın “Piksel” temalı Eylül 2016 seçkisinde yayınlanmıştır. Seçkiyi okumak için tıklayınız…

Yayınlayan Bahadır Eren

Her ne kadar bir yazılımcı olsam da, edebiyatı, sporu ve politikayı seviyorum... Elimden geldikçe vakit yaratıp okumaya ve okuduklarım hakkında bir plan dahilinde yazmaya çabalıyorum... Yazmaya çalışıyorum diyorum, çünkü, 'yazıyorum' kelimesinin çok basit bir şekilde kullanılabileceğine inanmıyorum... Umarım keyifle okur, fikirlerinizi benimle paylaşırsınız...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir