Öykü

Şantiyeşehir’den İnsan Hikayeleri*

Şantiyeşehir’de güneş batıyordu… Kuşlar son bir çabayla kendilerine pinekleyecek bir ağaç arıyorlardı… Ağaç bulamayanlar apartmanların çatılarında bekleyeceklerdi doğacak günü…

Güneş batıyordu… İnsanlar şehirde son koşturmalarını yapıyorlardı… Milyonlarca acı, milyonlarca dert, milyonlarca özlem birazdan dört duvar arasına kapanacaktı; gün doğduğunda yeniden sahte gülücüklerle sokaklara dönmek üzere…

Güneş batıyordu… Bir işçi mesaisinin son dakikalarını bekliyor, haftanın altı günü çalışmanın vermiş olduğu yorgunlukla yarın sabah erken kalkmayacağını düşünüyordu… Ama yanılıyordu… İşi hayatını o kadar kontrolü altına almıştı ki; doğacak güneşle birlikte uyanacak, erken kalktığı için okkalı bir küfür savuracaktı dört duvara…

Güneş batıyordu… Başka bir işçi, insanların sahte gülücüklerle geçtiği ve bütün pisliklerini bıraktıkları sokakları temizlemek için işe gitmeye hazırlanıyordu… Unutmak ve düşünmemek için tükettiğimiz ve sokaklara bıraktığımız pislikleri temizlemek için biz dört duvar arasında, kendi başımıza acılarımıza ve hasretlerimize dönmüşken o sokakları temizleyecekti… Yarın yine kirletelim diye…

Güneş batıyordu ve şu karşıda gördüğünüz hastanede bir kadın, batan güne inat, gerçekleşmeyen hayallere inat, kasıklarında müthiş bir acıyla, bağıra bağıra dünyaya bir çocuk getiriyordu… Ve bir adam kapının hemen ardında çocuğunu kucağına alacağı anı hayal ediyordu…

Hastanenin bir köşesinde bunlar olurken, diğer bir köşede bir adam son nefesini veriyordu… Daha birkaç saat önce sevdiği kadınla yarın yapacaklarının hayallerini kuruyordu adam; beş dakika sonra sol tarafında o ağrıyı hissetmeden önce… Ve o hayallerdeki kadın; o kadın belki de şu anda hastanede olanlardan habersiz başka bir evde masaya tabakları diziyordu. Bir an önce yemeğini yiyip, bulaşıkları yıkayacak ve duş alıp yarın sevdiği adamla buluşmak için bir an önce yatağına girecek olan kadın…

Güneş batıyordu… Bir adam hemen şu sağ taraftaki apartmana doğru ellerinde paketlerle yürüyordu. Bu akşam eşi ve çocukları ile doyasıya zaman geçirecek olan adam… Ve adamın eşi; camda bir yanda batan günü seyrederken diğer yandan kocasını bekliyordu… Mutfaktan bu akşama özel yemeklerin kokusu tüm eve yayılmış, çocukları evin içinde koşturuyordu… Kadın bu gece kocasına sokulup yatakta geçirecekleri zamanı düşünüyordu belki de…

Başka bir şehirde güneş çoktan batmıştı. Bir kadın yemekleri yapmış, annesiyle babasına sofrayı hazırlıyordu belki de içi biraz da buruk. Annesiyle babası kızlarının bugün işe gitmediği ve yemeğini onlarla yiyeceğinden son derece mutlu bir şekilde salonda oturmuş akşam haberlerine bakıyorlardı. Birazdan yemeklerini yiyecekler ikisi de kitaplarını, gazetelerini alıp köşelerine çekilecekler; kızlarının getirdiği ilk bardak çayı yudumlayacaklardı.

Kızları ise masayı toplayacak, çayını alıp üst kattaki odasına çıkacaktı. Belki eline bir kitap alıp, hafif de müzik açarak camın kenarındaki koltuğa kendini bırakacaktı. Perdeyi hafiften aralayacak sokak lambasının ışığında sakin sessiz sokağı bakacaktı. Belki de sokağa baktığının farkında bile olmadan… Elindeki çay bardağını hafiften dudaklarına götürecek, yalnızlığına dalacaktı. Bir süre sonra hayatından geçip gitmiş bir adamı düşünecekti belki de halen aklına geldiğinde canını acıtan… Ve eğer adamın şansı varsa, belki yıllardır onu seven diğer adamı da aklından geçirecekti kısa bir süre…

Şantiyeşehirde de güneş artık batmıştı… Şu solda gördüğünüz dairelerden birinde bir adam evine gelmişti. Birazdan aceleyle hazırladığı yemeğini yiyecek, üstünkörü evdeki dağınıklığı toparlayacak, ardından her zaman yaptığı gibi bir şişe şarap ve iki kadehle masanın başına dönecekti… Kadehlerin ikisine de şarap doldurup kendi kadehinden bir yudum aldıktan sonra masadan kalkıp müzik açacaktı… Kendi kadehindeki şarap bir dolup bir boşalırken diğer kadehin sahibi, hiç gelmeyecek olan kadını düşünecekti… Düşünürken şişenin sonunun nasıl geldiğini bilmeden… En son elini şişeye atacak ve boş olduğunu fark edecekti belki de… Ağır ağır masadan kalkacak karşısında duran boş kadehteki şarabı içmeye kıyamayacak ve kadehleri mutfağa götürecekti… O anda saatlerdir aynı parçanın çaldığını fark edecek, Müzeyyen Senar yine aynı sözleri söyleyecekti…

“Karadır kaşların ferman yazdırır…”

 

* Bu iç içe kısa öyküler bu akşam çekilen bir fotoğraf üzerine yazılmıştır.

Yayınlayan Bahadır Eren

Her ne kadar bir yazılımcı olsam da, edebiyatı, sporu ve politikayı seviyorum... Elimden geldikçe vakit yaratıp okumaya ve okuduklarım hakkında bir plan dahilinde yazmaya çabalıyorum... Yazmaya çalışıyorum diyorum, çünkü, 'yazıyorum' kelimesinin çok basit bir şekilde kullanılabileceğine inanmıyorum... Umarım keyifle okur, fikirlerinizi benimle paylaşırsınız...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir