Öykü

Bir vurgun hikayesi

Aybaşından beri bu anı bekliyordum. Küçük bir kurnazlık yapmış, ay sonunda hayal dahi edemeyeceğim kadar para kalmıştı cebimde. Öğle arasında Neslihan’ı aradım. Hal hatır sorduktan sonra akşama çocuk ile birlikte Taksim’e gelmesini istedim. ‘Ne zamandır birlikte bir şey yapmadık. Biraz dolaşalım, bir yerlerde yemek yiyelim.’ deyince şaşırdı tabi kadın. Şaşırmaz mı? Özellikle çocuk olup da Neslihan işten çıktıktan sonra her ay sonu bizim için ıstırap halini almıştı. Çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak için türlü taklalar atıyor, çoğu zaman da ailelerimizden destek alıyorduk.

Neslihan’ın sesine yansıyan şaşkınlığı ve şaşkınlığın ardından gelen mutluluğu tahmin edebiliyordum telefon ile konuşurken. Karımı o kadar iyi tanıyordum ki, önce iyice büyüyen zeytin karası gözleri geldi gözümün önüne sonra da mutluluktan kızaran yanakları. Şaşkınlıktan çok da soru da soramadı. “Tamam. Saat kaçta orada olayım?” diyebildi sadece. “7:30’da olsan yeter” dedim ve telefonu kapattım. Akşama kadar çalışırken Neslihan’ın sevincini düşünebilir, böylece zamanın da hızla geçmesini sağlayabilirdim.

Öyle de yaptım. Akşam mesai bittiğinde saatin nasıl geçtiğinin hiç farkında değildim. İşten çıkmadan monte ettiğim parçalardan bulaşan lekeleri temizlemek için ellerimi daha bir özenle, defalarca yıkadım. Evliliğimizin ilk birkaç ayından sonra hayatımızı artık rutine bağlamıştık ve uzun bir aradan sonra ilk kez Neslihan ile dışarı çıkarken heyecan duyuyordum. Bu yüzden de evlenmeden önceki buluşmalarımızda yaptığım gibi atölyenin pis ve çatlak aynasında kendime uzun süre baktım. Gözlerimin altı yorgunluktan kapkara olmuş, yeni yeni uzayan sakallarımda beyazlar boy göstermeye başlamıştı. Ama şu anda bunları umursayacak halde değildim. Neslihan ile uzun zaman sonra sokaklarda dolaşmanın keyfini çıkaracaktım. Saatime baktım; yediye geliyordu. Daha fazla oyalanırsam geç kalacaktım. Aynada kendime son kez hızlıca baktım ve kendimi dışarıya attım.

Dışarıda yeni yeni başlayan kış soğuğu çarptı yüzüme ilk olarak. Üşüyen ellerimi montumun cebine soktum ve hızla caddeye doğru yürümeye başladım. Hava kararmıştı. Ana caddenin trafiğinden kaçmak isteyen, ara sokağa girerek trafikte birkaç araba öne geçmek isteyen şoförlerin korna sesleri arasında ana caddeye vardım. Işıklardan yolun karşına geçtim ve köşedeki dolmuş durağında sıraya girdim. Birkaç dakika sonra dolmuş geldi. Hemen kendimi sıcak dolmuşa attım. Cebimden çıkardığım parayı dolmuş şoförüne uzatarak keyifle “Taksim” dedim.

Dolmuş trafikten dolayı 5 dakikada gideceği yolu yaklaşık 20 dakikada gitti. Ben de bu arada Neslihan’ın acaba ne giymiş olacağını düşünüyordum radyodan gelen yol durumu bilgisi ve arabaların korna seslerinin arasında. Nihayet Taksim’e vardığımızda dolmuş bir yeraltı geçidine geldi. İnsanlar yavaş yavaş inmeye başladılar. Şoför benim inmek için hiçbir hareket yapmadığımı görmüş olduğundan “Son durak abi” abi diyerek seslendi. Şaşırmıştım. Utanarak şoföre “Meydana nasıl gidebilirim?” dedim. “50 metre ileride merdivenler var abi, merdivenlerden çık meydanı göreceksin.” dedi. Teşekkür ederek dolmuştan indim ve dediği gibi 50 metre ilerideki merdivenleri gördüm. Zaten insanların çoğu da merdivenlere doğru gidiyordu. Merdivenleri çıkar çıkmaz Taksim’i daha önce hiç görmediğim kadar soğuk gösteren meydan ile karşılaştım. Koskoca bir alan bir yeşilden yoksun, bir tek ağaç olmadan düzenlenmiş; bütün soğukluğuyla insanları karşılıyordu. Karşımdaki The Marmara Oteli’ni tanıdım neyse ki. Onun hemen karşısında otobüs durakları olmalıydı; ama artık yoktu. Oraya doğru ağır ağır yürüdüm. Otobüs duraklarının yerini birkaç polis otobüsü ve bir TOMA almış; ellerinde silahlı polisler başlarında bekliyorlardı. İster istemez içimi tuhaf bir can sıkıntısı kapladı. Ama bu akşam hiçbir şeyin canımı sıkmasına izin vermemeye kararlıydım. Daha fazla oyalanmadan anıta doğru yürüdüm ve Neslihan’ı hemen seçti gözlerim.

Adımlarımı yavaşlattım ve uzaktan onu izlemenin tadını çıkararak yürümeye devam ettim. Çok sevdiğim kırmızı montunu giymişti, açık bıraktığı siyah saçları kırmızı montun üzerinde daha da güzel görünüyordu bu gece. Ayağındaki uzun çizmeleri fark ettim elinden tuttuğu oğluma bakarken. Annesinin elinden tutmuş anıtın etrafına yerleştirilmiş ışıklara doğru çekiyordu annesini. Oğlumun çekiştirmelerinin etkisiyle bana doğru dönmüşlerdi. O anda Neslihan’ın yaptığı hafif ama ona çok yakışan makyajını da gördüm. Ne kadar da güzeldi. Her zaman yaptığı gibi hafif bir makyaj yapmıştı. Bu arada da beni görmüşlerdi. Oğlum “Baba” diye koşarak kucağıma atladı hemen. Onu öpüp kucağıma aldıktan sonra karıma yaklaştım. “Ne kadar güzel olmuşsun” dedikten sonra dudağının kenarına küçük bir öpücük kondurdum. Mutlu olduğu zamanlarda kızaran yanakları yine kızarmıştı. Koluma girdi ve flört ettiğimiz zamanlardaki uçarı ve neşeli haliyle vücudunu iyice bana yasladı başını omzuma dayayarak.

Adımlarımız hemen uyum sağladı birbirine. Her zaman olduğu gibi Neslihan ile konuşmadan önce küçük adamın anlatacaklarını dinlemeliydim. Kucağıma gelip babasına kocaman bir öpücük verdikten sonra anlatmaya başladı bizim küçük adam gün boyunca evde nasıl oyun oynadığını, otobüsteki yaşlı amcanın neler anlattığını ve gördüğü kocaman arabaları. Arabaları anlatırken boynuma sardığı ellerini açarak tarif ediyordu arabaları. Bende “ya öyle mi? Hadi canım, o kadar büyük müydü?” diyerek aldığı keyfi ikiye katlıyor; daha fazla anlatmasını sağlıyordum. Çünkü biliyordum ki, küçük adamı memnun etmezsem bütün gece bizi annesiyle konuşturmamak için her elinden geleni yapacaktı. Önce onu mutlu etmek gerekiyordu.

Anlattıkları dinlerken yavaş yavaş İstiklal Caddesi’nin ortalarına doğru gelmiştik. Neslihan bazen bizi izliyor, bazen de rengarenk vitrinlere bakıyordu. Caddede bizim son gelişimizden sonra çok değişmişti. Ben de ara sıra göz ucuyla mutluluktan parıldayan gözlerine bakıyordum Neslihan’ın. Küçük adamın anlattıkları bittikten sonra “Hadi bakalım ne istiyorsun yemek yemeye gitmeden önce?” diye sordum ufaklığa. “Parka gidelim” dedi. Taksim’in göbeğinde parkı nasıl bulacağımı düşünürken, İstiklal Caddesi’nin en eski tarihi binalarından birini mahvederek yaptıkları AVM geldi aklıma; belki içeride oyun alanları bulabilirdik. Neslihan’a doğru eğildim “Hadi girelim belki içerde oyun alanı vardır, eğlenir biraz çocuk” dedim.

Tahmin ettiğim gibi de oldu. AVM’nin içerisinde çocuklar için yapılan bir oyun alanı vardı. Küçük toplarla dolu oyun alanında çocuklar tırmanıyorlar, kaydıraklardan topların arasına kayıyorlar; neşe içinde, çığlık çığlığa eğleniyorlardı. Yarım saat için 15 lira ödedikten sonra küçük adamın atkısını ve montunu çıkardık ve “hadi bakalım” dedik. Bizim içeriye girmeyeceğimizi görünce ufak bir tereddüt geçirdi ufaklık. “Biz burada seni bekliyoruz.” deyince koşarak içeri fırladı bizimkisi. Biz de diğer ebeveynler gibi oyun alanının kenarında çocukları seyretmeye başladık. Bu aradan istifade Neslihan’a gününün nasıl geçtiğini sorma fırsatı buldum; böylelikle karşılıklı günlük raporlarımızı verdik birbirimize.

Bizim ufaklık içeride oyun oynarken bile kenara geliyor, “baba bak” diyerek toplara vuruyor, kendini topların arasına atıyordu. Bu arada Neslihan’a ne yemek istediğini sordum. Belki de bu kaçamağı nasıl yapabildiğimizi anlayamadığından “gerek yok bir şey yemeğe evde yemek yapmıştım. Gidince yeriz.” dedi. “Bu akşam uzun zaman sonra dışarıda yemek yiyip bir şeyler içek için çıktık” deyince çekinerek “Uzun zamandır kokoreç, bira yapmıyoruz” dedi. “Tamam. O zaman yaparız.” dedim. Yine ışıldadı siyah gözleri, koluma daha bir sıkı girdi. Ben de eğilip güzel saçlarını öptüm.

Bu arada ufaklığın yarım saati de doldu. Neşe içinde yanımıza geldi. Annesi montunu giydirdi, önünü kapadı; atkısını da taktığına göre artık çıkabilirdik. AVM’den çıkarken “Şimdi nereye gidiyoruz baba?” diye sordu. “Önce bir şeyler yiyeceğiz. Sonra da evimize gideceğiz.” dedim. Keyifle elimden tutarak yürümeye başladı bizimle birlikte. Büyük bir merakla dükkanların saçtığı ışıklara bakıyor, bazen bir dükkanın önünde durup içeriyi seyrediyordu şaşkınlıkla. Arada sırada elimi bırakıp birkaç adım uzaklaşıyor sonra insan kalabalığından korkarak yanıma geliyor, pantolonuma yapışıyordu.

Balık Pazarı’ndan Nevizade’ye giden ara her zamanki gibi kalabalıktı. Bir yanda sıra sıra balıkçılar diğer tarafta müşteri çekmek için bağıran garsonlar eşlik ediyordu mekanlardan yayılan gürültüye. Evlenmeden önce Taksim’e geldiğimizde oturduğumuz kokoreççiye girdik. Üst kattaki salona çıktık. Mekan her zamanki gibiydi; hiç değişmemişti. Genelde oturduğumuz köşedeki masada boştu. Gittik o masaya oturduk. Neslihan her zaman yaptığı gibi karşımdaki sandalyeye oturdu. Eski günler geldi gözümün önüne. Bugünün o günlerden tek farkı biz biraz daha yaşlanmış, hayatın girdabına kapılmıştık ve de hayatımızı temelli değiştiren oğlumuz vardı yanımızda.

Biz yine birer porsiyon kokoreç ve bira söyledik. Ufaklık da köfte yemek istedi. Yemeklerimiz gelene kadar ufaklığın hikayeleriyle fırsat buldukça konuşan Neslihan’ın anlattıklarını dinliyordum. Ufaklık bu akşam o gördüklerinin o kadar etkisinde kalmıştı ki, her gördüğünün ne olduğunu soruyor, sanki her şeyi öğrenmek istiyordu. Köfteleri gelene kadar yorulmadan soru yağmuruna tuttu bizi. Nihayet köftesi gelince Neslihan bir yandan onu yedirirken bir yandan kendi yemeğini yemeğe çalışıyordu. Ara sıra da birasından bir yudum alıyordu. Tüm ısrarlarıma rağmen oğlumuzu yedirme işini bana bırakmadı ama bu arada kokoreci de soğumuştu. “Bir tane daha söyleyelim; sıcak sıcak ye” dedim ama istemedi. Biralarımız bitince keyifle içmek için birer bira daha söyledik. Biz ikinci biralarımızı içerken ufaklık da uyuklamaya başladı. Arada uykum geldi sızlanmalarını geçiştirmeye çalışırken uzun zaman sonra Neslihan ile yaptığım bu keyfin tadını çıkarıyordum. Neslihan’ın yanakları ikinci biranın da etkisiyle kızarmıştı iyice. Ezelden beri böyleydi. Alkole fazla dayanıklı olmadığından iki birada yanakları kızarır, hafiften çakır keyif olurdu. Bizim biralarımız bittiğinde küçük adam da uyumuştu sandalyesinde. Hesabı ödedim, ufaklığı kucağıma aldım tekrar dışarıya çıktık. Hava iyice soğumuştu. Çocuğun uyumasını da hesaba katarak hemen bir taksi çevirdim. Neslihan arka koltuğa geçti, çocuğu kucağına verdim. Bende öne oturdum. Taksiciye adresi söyledim ve kısa sürede eve geldik.

Eve gelir gelmez uyandırmamaya özen göstererek ufaklığı yatağına yatırdım. Salona döndüğümde Neslihan koltuğa atmıştı kendini biranın etkisiyle. Yavaşça yanına yaklaştım yanağına bir öpücük kondurdum. Gözlerini yarı açtı, sarıldı. Bir süre böyle kaldık. Sonra bir öpücük de saçlarına kondurdum “hadi yatalım” dedim. Odamıza geçtik. Ben duş almak istediğimi söyleyip banyonun yolunu tutarken Neslihan da soyunmaya başlamıştı.

Sıcak suyun altında bütün günün yorgunluğunu atarken banyoda da biraz oyalanmıştım. Banyodan çıkmadan bu sefer evimin buhardan bir şey göstermeyen temiz aynasının karşısına geçtim. Elim ile aynanın buğusunu sildim ve yine kendime baktım. Gözlerimin altı hala kapkaraydı, sakallarımdaki beyazlar da yerlerinde duruyorlardı. Ama ben kendimi daha genç, daha mutlu hissediyordum şimdi. Uzun zaman sonra Neslihan ile dışarı çıkmak hem beni hem de onu mutlu etmişti. Dahası bizim küçük adam da bu akşam çok eğlenmişti.

Banyodan çıktıktan sonra önce ufaklığın odaya uğradım. Hala mışıl mışıl uyuyordu. Yorganını düzeltip bir öpücük de oğlumun yanağına kondurdum. Yatak odasına girdiğimde beni hoş bir parfüm kokusu karşıladı. Neslihan pijamaları yerine kısa geceliğini giymişti üzerine. Uyumak üzereydi. Rahatsız olmaması için odanın ışığını kapadım. Ne de olsa başucumuzda yanan lambanın loş ışığı etrafı görmemi sağlıyordu. Hızlıca kurulanıp yatağa girdim bende. Neslihan yatağa girdiğimi fark etti ve usulca sarılarak başını göğsüme dayadı. Koca zeytin gözlerini açtı sevgi dolu bir bakış attıktan sonra tekrar başını göğsüme gömdü.

Bu akşam mutlu olduğu her halinden belliydi ama bir de ondan duymak istedim sanırım. “Eğlendin mi bu akşam?” diye sordum.

“Eğlenmez miyim?” dedi. “Ama merak ettiğim şey zaten sıkışıktık canım. Nereden aklıma geldi böyle bir şey yapmak? Çok para harcadın bu akşam.” dedi.

“Onu dert etme. Bütün ay neredeyse hiç para harcamadım dışarda. O yüzden paramız vardı.” dedim. Gözlerini tekrar ama bu sefer şaşkınlıkla açtı. “Nasıl bu ay para harcamadın? Ne yedin, ne içtin koca ay? O kadar alışveriş falan yaptın?” dedi.

İster istemez güldüm. Çünkü nasıl para arttırdığım asla aklına gelmezdi. “Uyumayacak mısın? Anlatayım mı?” dedim. Başını salladı. Bende başladım anlatmaya:

“Hatırlıyor musun geçtiğimiz ay sonuna doğru dolar hızla yükselmeye başladı. 3,60 lira falan olmuştu. Hemen arkasından da Cumhurbaşkanı halka seslenerek ‘dolarlarınızı bozdurun’ dedi. Arkasından da birçok esnaf dolarını bozduranlar için kampanyalar yapmıştı. Hatta seninle haberleri seyrederken çok gülmüştük.” diye sordum.

“Evet” dedi. “Hatırlamaz mıyım hatta sen bütün gece söylenip durdun, ‘dolar kısa vadede düşüyor ve para babaları ciddi şekilde vurgunculuk yapıp para kazanıyor’” diye.

“Bende düşündüm taşındım ve küçük bir vurgun yapmaya karar verdim.” dedim. Neslihan yine anlamadı. “Ama hangi parayla?” dedi haklı olarak. Anlatmaya devam ettim:

“Maaşımı aldım aybaşında. Biliyorsun fazla bir şey almıyorum zaten. Cebime 400 lira ayırdım. Döviz bürosuna gittim. 1400 lira ile 400 dolar aldım. Kadın parayı aldı, dolarlarımı verdi. Ardından şimdi tekrardan bu parayı bozdurmak istiyorum dedim. Kadın şaşırdı. ‘Anlamadım beyefendi 6 lira zarar edeceksiniz’ dedi. Olsun istiyorum dedim. Sonra cebimden 6 lira daha çıkardım tekrar dolar istedim. Kadın yine anlamadı. ‘İyi misiniz beyefendi? Dalga mı geçiyorsunuz benimle?’ dedi. Ben de ‘hayır bu işlemden para kazanıyorsunuz istediğimi yapar mısınız?’ dedim. Aynı dolar bozdurup dolar alma işini tekrar yapmak istedim. Kadın bu sefer sinirlendi. Kalktı müdürünü çağırdı. Durumu müdürüne anlattı. Ben de mecburen aynı şeyi müdürüne anlattım. Ve ekledim: ‘Hatta ben size 300 lira vereyim siz aynı işlemi 50 kere yapıp bana 50 adet makbuzumu verin, ben de vatandaşlık görevimi yerine getireyim.’ dedim. Müdür nihayet durumu anladı. Hemen beni iç tarafa aldı. Bir çay söyledi. Çaylarımızı içerken, uzun uzun yabancıların doların değerini arttırarak ülkemizi nasıl zora sokmaya çalıştıklarını, benim gibi vatandaşlar ve sayın cumhurbaşkanımız sayesinde bu ülkenin ayakta kaldığını anlattı durdu. Birkaç dakika sonra görevli kadın 50 adet döviz makbuzuyla odaya girdi ve makbuzları bana uzattı. Müdür de beni tekrardan tebrik etti, el sıkıştık döviz bürosundan çıktım. Döviz bürosundan çıkarken cebimde 1500 lira param kalmıştı.”

Neslihan’ın uykusu açılmıştı. Anlamaya çalışıyordu durumu. Meraklı gözlerle bana bakıyordu. “Peki maaşının 300 lirasını bu aptalca işlemle adama verip nasıl para arttırdın?” dedi.

“O daha basit oldu.” dedim. “Hemen karşıdaki bakkala yollandım. Kapıda 250 dolar bozdurana 20 liralık alışveriş bedava yazıyordu. O akşam ki ihtiyaçlarımızı aldım adama döviz makbuzlarından birini uzattım. Almadı bile. ‘Helali hoş olsun saygıdeğer abim.’ dedi. Eve geldim. Ertesi sabah üşendim evde tıraş olmadım. Alt sokaktaki berberde 100 dolar bozdurana tıraş bedava yazısını görmüştüm. Gittim orada bedava tıraş oldum. İşyerine gittim öğlen yemeği güzel değildi. Kendimi şımartayım dedim. Esnaf lokantasının camında da aynı yazılardan vardı. Girdim yemeğimi yedim. Makbuzu uzattım, almadı bile. ‘Teşekkür ederim abi. Afiyet olsun’ dedi. Çıktım. Akşam bu sefer yol üzerinden başka bir bakkaldan aynı yöntemle alışveriş yaptım. Böyle sürdü gitti. Neredeyse hiçbir yerde para harcamadan bu akşama kadar geldik işte. Ben de uzun zamandır seninle hiçbir şey yapmadığımızı düşündüğümüzden bir değişiklik yapalım bu akşam istedim.” diyerek tamamladım hikayemi.

Neslihan pis pis sırıtarak, “seni mikrop! Bir de o gece vurgunculara o kadar laf söylüyordun” dedi. Güldüm ama haklıydı. O akşam “her şey bitti şimdi de buradan insanların köşeye koyduğu 3-5 dolara göz diktiler” diye az söylenmemiştim. Tahminim gibi de olmuştu. Dolar 3,60 liraya kadar çıkmış muhtemelen o ara elinde yüklü dolar olan onlarca şirket ellerindeki dolarları 3,60 liradan satarak piyasaya aşırı dolar salmış ve doların 3,30 liraya kadar inmesini sağlamışlardı. Ve muhtemelen yine 3,30 liradan milyonlarca dolar satın alarak servetlerini yüzde 10 gibi bir oranda arttırmışlardı. Bunu düşününce Neslihan’ın söylediklerinden sonra bu sefer yüz kızarma sırası bana gelmişti. “Olsun be iyi ki yapmışsın. Yoksa kim bilir böyle bir ne zaman yapabilecektik.” dedi.

Bunu derken de lambayı söndürmek için üzerime doğru bir eğildi. Lambayı söndürürken Neslihan’ın dudakları istekle dudaklarıma değdi. Ardından da oda karanlığa gömüldü.

Yayınlayan Bahadır Eren

Her ne kadar bir yazılımcı olsam da, edebiyatı, sporu ve politikayı seviyorum... Elimden geldikçe vakit yaratıp okumaya ve okuduklarım hakkında bir plan dahilinde yazmaya çabalıyorum... Yazmaya çalışıyorum diyorum, çünkü, 'yazıyorum' kelimesinin çok basit bir şekilde kullanılabileceğine inanmıyorum... Umarım keyifle okur, fikirlerinizi benimle paylaşırsınız...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir