Kitap

Peygamberin Endişesi: Bakmak ya da Görmek

Yavuz Ekinci’nin yeni kitabı Peygamberin Endişesi, geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Ekinci bu kitabında peygamber olduğunu iddia eden Mehdi’nin hikayesini anlatıyor bizlere.

Kahramanımızın yaşadıklarının gerçek mi yoksa bir sanrı mı olduğunun okuyucuya bırakıldığı anlatıda, Cebrail’in kahramanımıza görünerek “Bak! Bütün gözlerinle bak! Ey Mehdi! Sen Tanrı’nın elçisisin, ben de Cebrail’im!” demesiyle başlayan roman, Mehdi’nin Cebrail’i bekleyiş öyküsü ile devam ediyor.

Mehdi, Cebrail’i beklerken birçok felakete şahit oluyor. En büyük felaketi ise, karısının ve kızının kendini terk etmesi belki de.

Daha önceki romanlarında ve öykülerinde de defalarca anlattığı ‘bekleme’ halini, Peygamberin Endişesi’ nin de merkezine oturtuyor Yavuz Ekinci. Mehdi, bir yanda insanlara peygamber olduğunu anlatırken, onların kendisine inanmasını beklerken; umudunu yitirdikçe de şehrin en ücra yerlerinde Cebrail’i bekliyor.

Bekledikleri bir türlü gerçekleşmeyen peygamberimiz, kitabın sonunda bu sefer başka bir eylem ile ‘isyan’ ediyor okura: GÖRMEK!

“Gördüm, ellerinde pala, ağızlarında salya, ruhlarında nefret, kalplerinde karanlık, gözlerinde hınç olan insanları. Gördüm, evlerin, mağazaların, pasajların, kiliselerin, sinagogların, camilerin, hanların, konakların, bahçelerin, okulların, dükkânların yağmalanıp talan edildiğini. Gördüm, ölmüş annesinin kanlı memesini emen bebeği, palayla kafası kesilmiş cesetleri, köpeklerin artlarında çekiştirdikleri ölülerin bağırsaklarını, korkuyla açılmış gözleri gagalayan kargaları, canlı canlı kuyulara atılan yaşlıları, bir top gibi yerde yuvarlanan kesin başları. Gördüm, iş makinelerinin, kepçelerin, dozerlerin, kamyonların kadim mezarlıklara nasıl girdiklerini. Gördüm lahitlerin açıldığını, mezar taşlarının kırıldığını kitabelerin söküldüğünü, heykellerin parçalandığını. Gördüm İsrafil’in sura üflemesini bekleyen kemikleri köpeklerin sokak sokak dolaştırdığını. Gördüm kentin sokaklarında, caddelerinde, evlerinde, parklarında dolaşan mezarsız ölüleri. Gördüm duvarlardaki kurşun deliklerine yuva yapan serçeleri…”

Ekinci, tam da bu satırlarda “ Felaket Çağı “ dediği kavramı tarif ediyor. Ve yukarıda okuyup da, bize birçok farklı olayı hatırlatan, toplumsal sorunlara da parmak basıyor. Belki de asıl parmak basmak istediği nokta, Mehdi’nin başından geçenleri anlatırken okura seslenişinde saklı. Mehdi okurlarına şöyle sesleniyor: “İkiyüzlü okur – benzerim – kardeşim!”

Aslında tam da bu noktada hepimizi anlatıyor Mehdi. Kitaptaki sosyal medya, etiketler, orada ‘#gördüm’ etiketinin altında paylaşılan birbirinden acı olaylara karşı nasıl duyarsız kaldığımızı da hatırlatıyor bizlere. En vahşi, en acı olayları sosyal medyada görüp, fotoğraflarına sadece üstünkörü şöyle bir bakıp, tek tuş ile olaylara ilişkin bir şeyler paylaşarak kendimizce vicdanımızı nasıl rahatlattığımızı yüzümüze vuruyor. Tüm bu olanların sosyal medya vb. iletişim araçları eliyle, nasıl olup da normal birer olay haline geldiğini, tek tuş ile ekranı kapatıp, birkaç dakika sonra nasıl neşeli ya da komik bir şeyler paylaşabildiğimizi, her birimizin bu sayede olayların nasıl pasif birer öznesi olduğumuzu tokat gibi yüzümüze vuruyor.

Ama #gördüm etiketinin altına yazılan birçok şeyden sonra Mehdi, bakmaktan vazgeçip gördüm diye haykırıyor ve canı pahasına da olsa, insanlara peygamber olduğunu, onlara daha iyi ve güzel bir dünyanın mümkün olduğunu anlatmaya çabalıyor. Bu çabasının sonucu, kendisi için iyi olmasa da tüm bu yaşananların bekleyerek son bulmayacağını fark ederek, harekete geçiyor.

***

Kitaptaki en belirgin simgelerden biri ise Mehdi’nin ayağındaki nasır. Mehdi ne zaman bir şeyler yapmak istese, nasırını herhangi bir yere çarptığı her anda duruyor; durmasa bile nasırını sürekli sakınmak zorunda kalıyor.

Bana kalırsa Mehdi’nin nasırı, hepimizin genel bir karakteristik özelliğini ortaya koyuyor. Artık sosyal medya sayesinde hepimiz kendimizi o kadar bilgili, o kadar mükemmel zannediyoruz ki; toplumda yaşanan her türlü soruna kendince çözümlerimiz hazır ve bizim çözümümüzden başka hiçbir şey bu sorunları çözmeyecek. Ya da aslında bizler o kadar iyiyiz ki, çevremizdeki insanların kötülüklerinden dolayı yaşanıyor bunca felaket.

Gerçeğin bu olmadığı gün gibi aşikar. Dünyadaki tüm sorunları çözmek için elinde hazır reçeteleri olan birçoğumuz, kendi hayatımızın bir parçası olan sorunları çözemiyoruz hala. Aslında şikayet etmek yerine kendi sorunlarımızı çözerek, kendimizi değiştirerek başlasak dünyayı değiştirmeye her şey çok daha güzel olmaz mı sizce de? Nitekim Mehdi de nasırını unuttuğu, artık onu önemsemediği anda çok daha cesur bir şekilde çıkıyor sahneye ve insanları ikna etmeye çabalıyor.

***

Yavuz Ekinci’nin romanı sadece felaketler çağının olaylarını anlatmakla kalmıyor; biraz da hepimizi anlatıyor. Dili her zamanki gibi akıcı, okuyucuyu sürüklüyor. Zaman zaman da kitabı masaya bırakıp düşündürüyor.

Yavuz Ekinci bir röportajında, yazma serüvenini anlatırken, Okuru rahatsız etmek isteyen metinler yazmak isteyen biriyim. Şöyle bir benzetme yapabilirim: Akşamüstü uykusundan birden uyandığında insanın bir an afallayıp ‘Acaba şu an gece mi, gündüz mü?’ diye tereddüt etmesi gibi ben de bu uykunun bıraktığı etki gibi romanlar yazmak istiyorum. Okuru başka yerlere götüren, onu sarsan, ona hatıra olabilen metinler yazmak istiyorum. Bu roman için de böyle bir çabam oldu.” diyor. Ben de Peygamberin Endişesi ve daha önceki kitaplarında bu konuda son derece başarılı olduğunu düşünüyorum Yavuz Ekinci’nin.

Görmek isteyenler için Yavuz Ekinci’nin kitapları günümüze tutulan ayna da aynı zamanda. Henüz Yavuz Ekinci ile tanışmamış okurlar için Peygamberin Endişesi ile birlikte Günün Birinde isimli kitabını da tavsiye ederim.

Bu yazı 9 Kasım 2018’de Kuzgun Portal’da yayınlanmıştır.

Yayınlayan Bahadır Eren

Her ne kadar bir yazılımcı olsam da, edebiyatı, sporu ve politikayı seviyorum... Elimden geldikçe vakit yaratıp okumaya ve okuduklarım hakkında bir plan dahilinde yazmaya çabalıyorum... Yazmaya çalışıyorum diyorum, çünkü, 'yazıyorum' kelimesinin çok basit bir şekilde kullanılabileceğine inanmıyorum... Umarım keyifle okur, fikirlerinizi benimle paylaşırsınız...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir