Spor

Leicester City’nin şampiyonluğu endüstriyel futbola bir darbe mi?

Geçtiğimiz yıl futbol dünyasının en büyük öyküsü Leicester City’nin şampiyonluk öyküsü hiç kuşkusuz. Bu güne kadar hiçbir başarısı olmayan, Londra’nın kuzeyinde, East Midlands bölgesinde Soar nehrinin kıyısına kurulmuş, 337 bin nüfuslu, sakinlerinin yüzde 40’ını göçmenlerin oluşturduğu, geçmişte tekstil ve ayakkabı üretimi ile tanınmış, günümüzde iki büyük üniversiteye sahip tarihi şehir Leicester’ın takımı nam-ı değer “Foxes” (Tilkiler).

131 sene önce kurulan kulübün en büyük başarısı 1928-29 sezonunda aldıkları lig ikinciliği. 2003-2004 sezonunda Premier Lig’den düşen takım 2013-2014 sezonunda tekrardan Premier Lig’e yükseldi. Ertesi sene mucizevi şekilde ligde kalan Leicester bu sezonun belki de en zayıf takımlarından biri olarak görülüyordu. Öyle ki bahis siteleri Leicester’ın şampiyonluğuna 1’e 50000 oran veriyorlardı.

Peki Leicester’ın bu başarısının arkasında ne yatıyor?

Leicester’ın hikayesi 2010 yılında Tayland’lı iş adamı Vichai Srivaddhanaprabha’nın kulübü satın alması ile başladı. Bu satın alma işleminin ardından kulüp İngiltere’nin en zengin 14. kulübü oldu. Yeni yönetimin ilk işi takımın başını tanınmış kaliteli bir teknik adam getirmek oldu. Ve Swen Goran Ericson Leicester City’nin menajerliğine getirildi.

Ama işler hiç de başkanın ve taraftarın beklediği gibi gitmedi. Ericson’un başarısız olmasının ardından yerine Nigel Pearson getirildi. Ve asıl peri masalı o an başladı. Vardy, Mahrez gibi yetenekleri takıma monte eden Pearson’un en büyük başarısı oyunculara takım ruhunu aşılaması oldu. Futbolcular takıma ve hocalarına bağlılardı. Pearson’un tamamen futbol dışı sebeplerden kulüpten ayrılmasının ardından göreve gelen Ranieri’de bu durumu tasdik etmişti:

“Nigel’a ve formasına sadık bir kadro vermişlerdi bana. Ne zaman bir takımın başına getirilseniz gidip transfer yaparsınız, mümkün olduğu kadar çok transfer… Ancak Leicester’da buna gerek yoktu. Sadece, yeni teknik direktöre, bana da aynı bağlılığı göstermeleri yetecekti”.

Takımın Nigel’a olan bağlılığını gören Ranieri takımla ilk toplantısında onun kaldı yerden devam edeceklerini ilan etti. Ardından yavaş ve emin adımlarla kendi felsefesini takıma işlemeye başladı. Nigel Pearson’a duyulan saygı ve sevgiyi kendi oyun felsefesi ile birleştirince karşımıza bu sene izlediğimiz Leicester City çıktı. Takımdaki bağlılık, arkadaşlık ve güven Leicester’ı milyarlarca dolarlık devlerin arasından Premier Lig şampiyonu yaptı.

Bu şampiyonluğun ardından da her yerde Endüstriyel futbol denilen kavrama karşı Leicester’ın vurduğu tokat yazılır çizilir oldu. Peki endüstriyel futbol dediğimiz şey ne? Onu kabaca genel özellikleri ile tanımlamaya çalışacağım. Kulüplerin zengin işadamlarının malı haline geldiği, takımların formalarının, stadlarının isimlerinin ve değerlendirilebilecek her şeyin reklam şirketlerine yüksek meblalar ile pazarlandığı, bunun karşılığında yapılan yüksek transferler ile takım ruhunun yerine “yıldız futbolcu”ların kişisel becerilerinin geçirildiği ve tüm bu yıldızları izlemek için seyircilerin birer müşteri haline getirilerek pahalı bilet fiyatları ve lisanslı ürünler ile kulübe “destek” vermelerinin beklendiği sisteme endüstriyel futbol diyebiliriz.

O zaman Leicester City endüstriyel futbol dediğimiz şeyin neresinde? Benim bu soruya cevabım tam da ortasında olacak. Çünkü Leicester’ın peri masalının başladığı yer tam da orası. Yani Tayland’lı iş adamının kulübü satın aldığı yer!

İçinizde ama kulüpte hiçbir pahalı yıldız transfer yok ki diyenleri duyar gibiyim… Ya da kulübün bazı maçlarda taraftara biraz dağıttığı, pizzalar ikram ettiğini hatırlatanları da…

Evet haklısınız… Bunlar yaşandı; ama bunlar da endüstriyel futbol dediğimiz şeyin bir parçası. Gelin hep beraber beyin jimnastiği yapalım: Milyarder iş adamlarının koca futbol kulüplerini almasının sebebi sizce ne olabilir? Küreselleşme döneminde benim için bu sorunun iki cevabı var: 1) Kulübe aktaracakları milyon dolarları vergilerinden düşerek daha fazla kazanç elde etmek. Bunun yanında da birçok masraf kalemini şişirerek milyonlarca dolar kara para aklamak. 2) Kulübün bugün ya da yarın elde edeceği başarılar ile şirketin dolayısıyla da kendi kasasını doldurmak.

O yüzden benim için Leicester’ın başarısı asla endüstriyel futbola indirilmiş bir darbe olarak görülemez. Evet önemli bir başarı ve belki yıllarca bir daha Premier Lig’de devlerin arasından sıyrılıp şampiyon olan bir başka kulüp görmeyeceğiz. Ama sadece bu kadar!

Bunun en önemli kanıtı şampiyonluk kupasının verilmesinin ardından düzenlenen törende kupanın stadı onu kazanan oyuncuların ellerinde değil de, kulübün sahibinin oğlunun ellerinde ve arkalarında Tayland’ın uluslararası egemenlerin desteklediği diktatör devlet başkanının posteriyle dolaştırılmasıdır.

Leicester City bize bu başarısıyla futbolun bir takım oyunu olduğunu kanıtlamıştır sadece o kadar…

Yayınlayan Bahadır Eren

Her ne kadar bir yazılımcı olsam da, edebiyatı, sporu ve politikayı seviyorum... Elimden geldikçe vakit yaratıp okumaya ve okuduklarım hakkında bir plan dahilinde yazmaya çabalıyorum... Yazmaya çalışıyorum diyorum, çünkü, 'yazıyorum' kelimesinin çok basit bir şekilde kullanılabileceğine inanmıyorum... Umarım keyifle okur, fikirlerinizi benimle paylaşırsınız...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir