Öykü

Sen neden dışarıdasın?

Sabah telefonun alarmı ile uyandım. Külçe gibi çökmüştüm yatağa, kalkmam gerekiyordu bir an önce ama vücudum yataktan çıkmamak için direniyordu. Dün gece uzun süre de uyumamak için direnmişti. İçimde tarifini yapamadığım bir huzursuzluk, bir telaş vardı. İnatla kalktım yataktan. Kendime gelmek için bir duşa ihtiyacım vardı. Yavaş adımlarla banyoya doğru yöneldim. Sıcak suyun beni rahatlatacağını, biraz olsun huzursuzluğumu alacağını düşünmüştüm. Uzun süre sıcak suyun altında kalmama rağmen hiçbir değişiklik olmadı. Aklımda yine Hüseyin ve onunla yapacağım görüşme vardı. Ne diyecek, ne anlatacaktım ona? Onca yılların arkadaşlığının dostluğunun ardından şimdi onu bu şekilde görmek çok zordu benim için…

Hüseyin…

Üniversite yıllarındaki kadim dostum. Ne güzel günleri yaşadık beraber. Okulun daha ilk haftasında ilk tanıştığımız günü hatırlıyorum. İlk önce sınıfta sakin, sessiz duruşuyla çekmişti ilgimi. Daha sonra kantinde tanışma fırsatı buldum. Bir köşeye oturmuş çayını yudumlarken çekinerek gitmiştim yanına. Kendimi tanıttıktan sonra kısa sürede o içten ve dostça tavrıyla sanki yıllardır tanışıyormuşuz izlenimi uyandırmıştı bende. Ankara’da ailesi ile yaşıyordu. Ben ise Malatya’dan gelmiştim Ankara’ya üniversite okumaya. Güç bela bulduğum yurt odasında çalışamadığım, gürültüden kaçmak istediğim her an da en büyük sığınağım Hüseyinlerin evindi. Ailesi de onun gibi içten ve cana yakınlardı.

Ailemin gönderdiği para ne zaman bitse Hüseyin mutlaka anlardı ve beni evlerine yemeğe çağırırdı. Okulda evden getirdiği yemekleri bölüştüğümüz anlar o kadar çoktu ki, sayısını ben de bilmiyorum.

Hayatı, ekmeği ve sırlarımı paylaştığım tek insandı üniversite hayatım boyunca. 12 Eylül öncesi üniversitedeki ilk eyleme de beraber gitmiştik. Nice olayları nice badireleri hep birlikte atlattık. Gençtik. Hayallerimiz vardı. Dünyayı değiştirmek istiyorduk. Öğrenci derneklerinin düzenlediği panellere, eylemlere beraber gider; eylemlerden ve panellerden sonra saatlerce tartışırdık. Önce bu ülkeyi sonra dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirecektik. Birçok sol fraksiyon arasındaki tartışmaları nefesimiz kesilerek okurduk. Ta ki, bir sabah uyandığımızda ülkede askeri darbe olana ve hayallerimiz yıkılana kadar.

Umudumuzu yitirdiğimiz bu günlerde de o, hiçbir şeyin bitmediğini umudumuzu yitirmememiz gerektiğini söyleyerek moralimi güçlü tutmaya çalışmıştı. O ortamda bize uzun süre derslerimize canla başka çalışmaktan ve kendimizi korumaktan başka bir şey düşmedi.

Okulu bitirdikten sonra kısa süreli de olsa yollarımız da ayrıldı. O dönemin şartlarında zor da olsa arada sırada telefon ile konuşuyorduk. Ülkede basın ve günlük hayat üzerindeki baskı görece olarak biraz olsun kalkmış, gazeteler biraz olsun çeşitlenmişlerdi. Ben üniversiteden bir yıl sonra babamın bir arkadaşının vasıtasıyla bir gazetede küçük de olsa bir iş bulmuştum. Gazetenin genel yayın yönetmeninin ya da çoğu zaman bizzat hükümetin talimatıyla çeşitli kişilerle röportajlar yapıyor, özel dosyalar haberler hazırlıyordum. Birkaç kere gazetede iş de çıktı ona göre ama hiçbir zaman kabul etmedi.

Biliyordum zor durumdaydı. Okuldan mezun olmuş bir türlü istediği gibi bir iş bulamıyor. Bulduğu işlerde de ya siyasi görüşünden dolayı reddediliyor ya da o yayınların duruşundan dolayı teklifleri reddediyordu. Hiçbir zaman siyasetin en uçlarında gezinmedi ama o dönem ufak bir eleştiri bile insanın en radikal sıfatlarla damgalanmasına yetiyordu.

Uzun zaman sonra birkaç yerel gazetede çalıştıktan sonra, ülkenin en tirajlı gazetelerinden birinde işe girdi. Yazdığı yazılar, yaptığı röportajlar uzun süredir susturulmuş, sindirilmiş insanlar tarafından takdirle karşılanıyordu. Bu başarısını yazdığı kitaplar izledi. Onlarda insanların beğenisini kazanmış ve oldukça fazla sayıda satmıştı.

Hayatlarımızda tüm bu değişiklikler yaşanırken, zaman zaman uzun süre görüşemesek bile birbirimizden hiç kopmamıştık. İkimizde evlenmiş kendimize yeni hayatlar kurmuştuk. Evlenirken de çocuklarımızı kucaklarımıza aldığımızda da birbirimizin yanındaydık hep. Ve birazdan da onun yanına gidecektim. Ama bu görüşme belki de hayatımızın en zor görüşmesi olacaktı.

Tüm bunlar kafamdan tekrar tekrar geçerken, ağır ağır hazırlandım. Canım hiçbir şey yemek istemedi. Kendimi sokağa attım. Arabam ile gidecektim Hüseyin’i görmeye. Arabaya oturdum. Navigasyon cihazından Silivri Cezaevi’ni işaretledim. Evet Hüseyin’i Silivri Cezaevi’nde ziyarete gidiyordum. Hem de bu imkânı çok zor şartlarda elde ederek.

Geçtiğimiz günlerde yaptığı araştırmalarla başbakanın ve hükümet üyelerinin çok büyük bir yolsuzluk skandalına karıştığını belgelemiş ve bu belgeyi çalıştığı gazete manşetten yayınlamıştı. Tabii ki iktidardakilerin bu habere yanıtı çok sert oldu. Yıllardır iktidarda olan parti, kendisine yakın savcılar kanalıyla soruşturma başlattı ve ilk gözaltının ardından Hüseyin’in tutuklu yargılanmasına karar verildi.

Tahmin edersiniz ki, kimseyle görüşmesine de izin verilmiyordu. Günü geliyordu avukatları ile görüşmesine bile engel olunuyordu. Çalıştığım gazetenin hükümete yakın olmasından faydalanarak tanıdığım birkaç kişiyi devreye soktum ve onunla kısa süre görüşmek için izin alabildim.

Şimdi de arabamda hızla cezaevine doğru yol alıyordum. Günlerdir sürekli düşünmeme rağmen, beni nasıl karşılayacağını ya da ona ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ben hala bunları düşünürken ne kadar şanssızdım ki, trafik de inadına yoktu bugün. Arabam hızla yol alıyordu ve kısa süre sonra demir parmaklıların arkasına geçecek ve Hüseyin’i görecektim.

Yaklaşık on beş dakika içinde cezaevinin önüne gelmiştim. Arabamı park ettim. Günlerdir cezaevi önünde nöbet tutan dostlarını ve çalışma arkadaşlarını hızlıca geçerek kapıya vardım. Daha önce konuştuğumuz gibi kapıdaki görevliye cezaevi müdürünün beni beklediğini ilettim ve basın kartımı uzattım. Kısa bir telefon görüşmesinden ve sıkı bir aramadan sonra beni cezaevi müdürünün odasına çıkardılar.

Çalıştığım gazetenin ismi ve burada olmamı sağlayanlar nedeniyle cezaevi müdürü beni odasının kapısında karşıladı. O da şaşkındı Hüseyin ile görüşmek istememden dolayı. Sorduğu soruları kısa cevaplarla geçiştirdim. Müdür benimle ilgilenerek görevini yerine getirdiğine ikna olmuş olmalı ki, bir görevliyi çağırdı ve beni Hüseyin’in yanına götürmeleri talimatını verdi.

Cezaevi koridorlarında ilerledikçe önümüzü demir parmaklıklar çıkıyordu ve görevliler bu kapıların kilidini açarak bize yol veriyorlar her geçtiğimiz görevli saygılı bir baş selamıyla uğurluyordu bizi bir sonraki demir parmaklığa…

Nihayet bir odaya geldik ve odada tek bir sandalye vardı. Oturmamı rica ettiler ve beni kısa süre bekleteceklerini söylediler. Yaklaşık beş dakika sonra parmaklığın diğer ucundaki odanın kapısında anahtar sesini duydum önce, ardından gülen yüzüyle Hüseyin geldi. Her zamanki gibi neşeliydi. Önce beni gördüğüne şaşırdı.

İlk şaşkınlığın ardından “Burada ne işin var” dedi. Onu görmek istediğimi söyledim. Yüzünde tebessümle karşılık verdi. Cezaevinde sorulabilecek olan klasik birkaç soruyla nasıl olduğunu, bir sıkıntısı olup olmadığını ve bir problemi varsa çözebileceğimi anlattım. Teşekkür etti.

Konu ister istemez hapsedilme nedenine ve yaptığı habere geldi. Gerginliğinde vermiş olduğu boşlukta cevabını bilmiyorum muşum, Hüseyin’i hiç tanımıyor muşum gibi sordum. “Neden içeridesin Hüseyin? Değer miydi be dostum? Bak dışarıda karın, dostların perişan… Yapmasan olmaz mıydı o haberi dedim?”

Demez olaydım. Yüzüme birkaç saniye sakince baktı. Asla kızgın ya da hiddetli değil…

“Olur muydu sence? Milyonlarca insanın emeği heba edilirken, milyonlarca lira para yolsuzluklarla birkaç kişinin cebine atılırken ve ülkenin gençleri göz göre göre ölüme gönderilirken olur muydu sence?” dedi.

Durdu. Ben de durdum. Verecek bir cevabım yoktu. Hüseyin beni bir kez daha gafil avlamıştı. Aynı sakinlikle konuşmaya devam etti: “Dünyada ve ülkede her gün onlarca insan bu adamların cepleri daha fazla dolsun diye ölürken olur muydu?” dedi. Bir yarım dakika daha sustu. Söyleyeceklerini kafasında tarttığını biliyordum o anda.

Son derece sakince son cümlesini söyledi: “Peki sen neden dışardasın? Bu soruyu sordun mu hiç kendine? Ne çabuk unuttun okul sıralarında insanlara doğru olanları anlatacağımıza dair konuştuklarımızı, o umutlarımızı? Değer mi boktan bir köşe ve cüzi bir maaş için insanlardan doğruları saklamaya”…

*Görsel İranlı Karikatürist Mana Neyestani’ye aittir…

Yayınlayan Bahadır Eren

Her ne kadar bir yazılımcı olsam da, edebiyatı, sporu ve politikayı seviyorum... Elimden geldikçe vakit yaratıp okumaya ve okuduklarım hakkında bir plan dahilinde yazmaya çabalıyorum... Yazmaya çalışıyorum diyorum, çünkü, 'yazıyorum' kelimesinin çok basit bir şekilde kullanılabileceğine inanmıyorum... Umarım keyifle okur, fikirlerinizi benimle paylaşırsınız...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir